Atlas of the Sky
//TR//
Gökyüzü Atlası
Bakınırım—sanki bir şey arar gibi,
Bir gaye, bir tantana, bir isyan, çürüyen bir kanun—
Bir entropi,
Sanki hayat hâlâ tenimde dolanırcasına
Bakınırım—yıldızlara değil, ta içimdeki boşluğa,
Soluk çürür orada, zaman ise sabit, kımıldamaz.
Çürümenin kokusu yapışıktır dudaklarıma,
Bir küf hatırası, sessiz ve ürperten bir soğuk.
Delilik yürür çıplak ayakla,
Sessiz adımları döner kafamın iç duvarlarında yankı misali.
Soluyor,
soluyor,
soluyor—
Bir zamanlar umudun sönmüş ateşinin düşürdüğü gölgeler gibi.
Bu sancılı saatler hücresinde
Gençlik dediğin şey, mahzun—müşfik görmemiş, nâmı paramparça
Belki beyhude düşlerin eşiğinde eğilmiş.
Görmeden geçmiştir mevsimler,
Görülmemiştir gözleriyle ne yaz ne sevda.
Bakınırım—semaya değil, ruhumun karanlığına,
Hiçbir fecir değmemiştir taş çerçeveme.
Yalnız yorgun duvarların yankısıdır kalan,
Sesim geri döner—boş, yaşlı, soğuk.
Bir acı belki, ya da küf, ya da çürüme—
Yapışır soluma bir diken gibi, -boynumda albatros!
Ve iner, geceyle birlikte,
Kemik iliklerime dek.
Zaman kemirmez bu taşları—
Delilik, çıplak hâliyle, yanımda oturur hâlâ.
Ve gene,
ve yine,
ve tekrardan,
Sabır soyunmuş, zerafetinden yoksun.
Ve umut—usulca, üç kez—
Soluyorum,
soluyorum,
soluyorum...
Ne güneş sever tenimi, ne de nefsim,
Hiçbir ses kıpırdamaz bu nefessiz türbelerde.
Sadece bir feryat—Ey Gök!—
Bir tıkılı ruhun ağıdı,
Demir ayların altında solmuş düşlerin yankısıdır kalan.
Ve işte! o harabe dehlizlerden
Bir mırıltı süzülür, bir nefh gibi, bir figan gibi
Yükselir, duvarları yaran bir nidâ:
“Dışarıdakiler, bizden daha mı hür,
Ölüm’ün kucaklarında gömülmüş kimselerken?”
Bakınırım—sanki bir şey arar gibi,
Bir gaye, bir tantana, bir isyan, çürüyen bir kanun—
Bir entropi,
Sanki hayat hâlâ tenimde dolanırcasına
Bakınırım—yıldızlara değil, ta içimdeki boşluğa,
Soluk çürür orada, zaman ise sabit, kımıldamaz.
Çürümenin kokusu yapışıktır dudaklarıma,
Bir küf hatırası, sessiz ve ürperten bir soğuk.
Delilik yürür çıplak ayakla,
Sessiz adımları döner kafamın iç duvarlarında yankı misali.
Soluyor,
soluyor,
soluyor—
Bir zamanlar umudun sönmüş ateşinin düşürdüğü gölgeler gibi.
Bu sancılı saatler hücresinde
Gençlik dediğin şey, mahzun—müşfik görmemiş, nâmı paramparça
Belki beyhude düşlerin eşiğinde eğilmiş.
Görmeden geçmiştir mevsimler,
Görülmemiştir gözleriyle ne yaz ne sevda.
Bakınırım—semaya değil, ruhumun karanlığına,
Hiçbir fecir değmemiştir taş çerçeveme.
Yalnız yorgun duvarların yankısıdır kalan,
Sesim geri döner—boş, yaşlı, soğuk.
Bir acı belki, ya da küf, ya da çürüme—
Yapışır soluma bir diken gibi, -boynumda albatros!
Ve iner, geceyle birlikte,
Kemik iliklerime dek.
Zaman kemirmez bu taşları—
Delilik, çıplak hâliyle, yanımda oturur hâlâ.
Ve gene,
ve yine,
ve tekrardan,
Sabır soyunmuş, zerafetinden yoksun.
Ve umut—usulca, üç kez—
Soluyorum,
soluyorum,
soluyorum...
Ne güneş sever tenimi, ne de nefsim,
Hiçbir ses kıpırdamaz bu nefessiz türbelerde.
Sadece bir feryat—Ey Gök!—
Bir tıkılı ruhun ağıdı,
Demir ayların altında solmuş düşlerin yankısıdır kalan.
Ve işte! o harabe dehlizlerden
Bir mırıltı süzülür, bir nefh gibi, bir figan gibi
Yükselir, duvarları yaran bir nidâ:
“Dışarıdakiler, bizden daha mı hür,
Ölüm’ün kucaklarında gömülmüş kimselerken?”
Comments
Displaying 0 of 0 comments ( View all | Add Comment )